Blog

Voltimum Türkiye Portalı Planlux Yazıları 1

Voltimum’da yayınlanmak üzere şimdilik 6 bölüm olarak planladığımız bir (mimari aydınlatma tasarımı yazıları) dizinin başlangıç yazısı; 1- Görsel Yaşam/Işık algımız hakkında fikirler Işık enerjidir, ışık parçacıktır,ışık olgudur ve ışık bazen bunlardan daha fazlasıdır. Işık görsel dünyayı deneyimlememizi sağlar.  Işık değiştikçe deneyimlerimiz de değişir, bu da mimari aydınlatma kavramının temelini oluşturur, aynen var olmamızın bir temeli olduğu gibi. Işığın muhteşem doğasını anlayabilmek için; temel ışık özelliklerini bilmenin yanısıra, gözlemcinin bir ‘görsel deneyim’ yaşadığını da unutmamak gerekir. Bu yazıda ‘görsel deneyimler’ ile ilgili bazı genel fikirlerimiz yer almaktadır. Nasıl gördüğümüzü teknik anlamda özetlersek: Işık göz tarafından yakalanır. Bu süreçte gözlerimiz mükemmel adaptasyon yetenekleri ile ışık seviyesini ayarlar, odaklama yapar, fotometrik verileri tanımlar ve bunun gibi belki de hala araştırmaya devam ettiğimiz birçok muhteşem özelliği ile verileri alır ve sinirsel enerjiye çevirirler.  Bu sinyaller beynin ilgili bölgesine ulaştırılarak anlamlandırılır ve gerekirse organizma tepki verir. Bütün bu işlemleme sürecine ışığın algılaması-görmek denebilir. Alıcı hücrelerin enerji değişimini yakalayarak bu enerji değişimini sinirsel bir sinyale çevirmesi ve beynin de bunun işleme süreci algılamadır. Tüm duyularımız basitçe bu şekilde çalışır.  Algılar, bir ferdin eski yaşantılarına ya da bilgilerine göre sürekli gelişim halindedirler. Bu sebeple, algı, bir kişilik tepkisidir diyebiliriz. Duyu organları yoluyla alınan duyumların neye ait olduğu fert tarafından bilindiği yada tanındığı anda, alınan sinyalin yorumlanması söz konusudur. Bu sırada alınan sinyaller bir süre sonra algıya dönüşür. Çevreyi algılamak hiç bitmeyen bir bilgi arama ve bulunan bilgiyi işleme sürecidir. Dünyamız sürekli olarak duyularımızı bilgi ile besler. Yaşamımızın temeli de bu bilgileri sürekli olarak doğru filtreleyip önem sırasına koymaktan geçer. Bu sürekli tekrarlanan işlem sayesinde öğrenir, bilinçaltımızı geliştirir ve olguları özümseyerek kendi doğamızın bir parçası haline getiririz. Doğa tüm canlıları bu şekilde evrimleştirir. Canlılar bulundukları koşullara uygun farklı görsel algılama kapasiteleri geliştirirken, buna karşılık algılanmak, değişik algılanmak yada hiç algılanmamak için farklı görsel çeşitlilikler kazınırlar. Görsel algılama yeteneklerimiz inanılmazdır.. Bu yetenekler sayesinde, ışığı, gölgeyi, şekilleri – desenleri ve 3.boyutu yani derinliği algılarız; anlamlandırırız, beklentiler yaratırız, etkileniriz…  İster doğa istersek de mimari çevremizden bahsedelim, çevremiz bazen hedeflenen görsel ve bunun arka planı ile ilişkiyi kurmamızı zorlaştırıcı ortamlar yaratabilir. Bu da algıda hata yaratılmasına neden olabilir. Bu gibi durumları  görsel gürültü adını verdiğimiz olguda toplayabiliriz.. Görsel gürültüye kamaşma, yansıma, renklerin algılanamaması veya nesne-şekil’in ortadan kaybolması gibi örnekler verebiliriz. Şekillerin algılanmasında ve görsel dünyanın sınıflandırılmasında deneyimlerimizden faydalanır ve onları kendimize ve sosyal çevremize göre anlamlandırırız. Birçok optik illüzyon bu görsel algılama sürecinin söz ettiğimiz bu kişisel anlamlandırma özelliğinden faydalanır. Görsel algımız bazen de beklentilerimizden ve içinde bulunduğumuz duygulardan etkilenebilir. Aslında var olduğunu zannettiğimiz bir şeyin aslında görsel bir yanılsama olduğunu farkettiğimizde kafamızın karıştığı çok olmuştur. İki boyutta Escher’in çalışmalarından aşina olduğumuz bu tarz bir fenomeni mimari aydınlatma sanatı söz konusu olduğunda James Turrel ustalık seviyesinde kullanır.  Işık algısının bu özelliklerini mimari aydınlatma tasarımcıları; gizli ışık detayları, tavandan sızan ışıkla yıkanan duvarlar, odaklanmayı arttırıcı yapay kontrast farkları, aydınlatma kontrolüne bağlı senaryolandırılan ofis aydınlatması gibi sayısız birçok basit – yüksek teknolojili sistemle insan algısını olabildiğince uzun süreliğine kandırıp doğal hissetmesi için kullanırken doğada hayvanlar; gizlenme, avlanma, yön bulma ve seçim yapma gibi birçok nedenle kullanırlar. Algılamada renkler görsel çevremizi daha iyi tanımlamamızı sağlayan çok önemli verilerdir. Fakat aslında ‘renk ‘ diye bir şey yoktur.  Asıl olan ışıktır. Renk olgusuna anlam ve isim veren bizlerizdir. Örneğin gülün kırmızı olduğunu biliriz, çünkü o renge daha önceden ithaf edilmiş bir isim vardır ve gülün rengi ile çok benzeşmektedir . Ama bu konuda ilginç olan bir başkasının gördüğü rengi aynı göremememizdir. Çünkü renkleri beynimizle görürüz, algılarız-tanımlarız, gözlerimizle değil. Bu nedenle araştırmalar kültürel ve fizyolojik algı farklılıkları olduğu konusunda sağlam veriler vermektedir. Bazı ışık değişimlerinin-renklerin sarkadyan ritim – insani zaman algısı ve biyolojik saatin ayarlanması üzerinde belirgin etkileri olduğu bilinmektedir. Bu varoluşumuzdan beri evrimleşmiş beynimizin bize kattığı önemli özelliklerden biridir. Beyin yeni renkleri öğrenir ve bunları duygularla bağlar. Yeni bir renk öğrenmek çoğu kez beyinde bir hatıra ve his ile birleştirilerek depolanır. Örneğin beyin, kırmızı bir elmayı yediğimizde aldığımız tat , dokunduğumuzdaki his ve kokusu ile birleştirip bunu bir deneyime çevirir. Bu sürede yaratılan deneyim farklı ışık kaynakları altında bile olsa beynimizin o elmayı kırmızı görmesini sağlar, ki bu da renk değişmezliği kavramını ortaya atıyor. Mavi elma aklımızda karmaşık duygular oluşmasına neden oluyor. Bu gibi öğrenilerek kazanılan görsel deneyimlerin kültürden kültüre fark gösterebildiği hakkında araştırmalar mevcuttur. Buna bir örnek kahvenin doğduğu yörelerde kahverenginin yan renkleri ile arasındaki ve kahvenin beyaza ve siyaha yakın renklerine türlü isimler verilebilmektedir. Kısacası renkleri algılama şeklimiz bireysel deneyimlerimiz ve evrensel gelişimimiz ile yakından ilgilidir.  Bu konuya aydınlatma tasarımı açısından baktığımızda ihtiyaca göre seçilecek ışık kaynaklarının ışıksal özelliklerini detaylı şekilde bilmenin yararını tekrar anlayabiliriz. Vücudumuzun aldığı aydınlık bilgisi sayesinde biyolojik ihtiyaçlarımızı yönlendiririz. Aydınlık algımız; uyuma-uyanma ritmimizi, zaman kavramını, yönümüzü belirlemeyi, güvenlik hissini ve  rahatlama-heyecanlanma gibi birçok hayati önemi olan olguyu yönlendirir. Bunlar bizim hayatta var oluşumuzdan beri deneyimlediğimiz ve bu deneyimler ışığında geliştirdiğimiz çok önemli doğal yeteneklerimizdir. Daha önce de bahsedilen sarkadyan ritim özellikle doğal aydınlatmaya bağlı olarak bütün insan kimyasını düzenleyen, ışık-insan bağlantısını kuran bir sistemdir. Teknolojinin ve ışık seviyesinin arttığı bu son yüzyılda bu doğal ritmi,  mimari çevremiz için daha kabul edilebilir birşekilde fizyolojimize ve içinde bulunduğumuz kültürel algı yapımıza uygun şekilde tekrar ele alıyoruz. Bunda da bölgesel zaman kavramı işin içinde çok önemli bir yer kaplıyor. Yaşadığımız deneyimleri kısa süreçlerle daha çok bağlar olduk. Teknolojinin evrimleşmesi yaşam hızımızın artmasına ve yine buna uygun hızlara ve sürdürülebilirliğe ayak uydurabilecek tarzda ışık kaynaklarının ve ekipmanlarının gelişmesine neden oluyor.  Bu da doğal olarak özellikle son 100 yıldır nasıl algıladığımızı daha çok araştırmamıza ve mimari aydınlatma tasarımı tekniklerimizi sürekli geliştirmek konusunda bizi teşvik ediyor. Işığı ve nasıl algılandığını anlamak kendimiz hakkında bilmediğimiz bir çok şeyin farkına varmamıza sebep oluyor. İnsan yapısı formların yine insan tarafından nasıl aydınlatılacağını araştırdıkça doğanın, gelmiş geçmiş en muhteşem aydınlatma tasarımı projesi olduğunun farkına varıyoruz. Korhan Şişman, 2012